Bir Devlet , eğer barışı ya da iyi ilişkileri sağlayamamışsa, bir tehlike olarak duran bir muhatabı etkisiz hâle getirmeden esas hedefe yönelirse, çok tehlikeli bir maceraya atılmış olur.

Meselâ ;

Fatih Sultan Mehmet ve Yavuz Sultan Selim, Haçlı İttifakının tam ciğerini sökmek üzereyken her ne hikmet ise , daima Ülkemizin emîn olduğumuzu sandığımız Doğusundan (Uzun Hasan, Şah İsmail..) ve hattâ İç Bölgelerimizden (Karamanoğluları...) Osmanlı’yı sırtından hançerlemiş ; Osmanlı da , gücünün ve enerjisinin çok kıymetli bölümünü bu musîbetleri bertaraf ettikten sonra kalan kısmını ancak gerçek hedefe yönelmekte kullanmamış mıdır? Fakat bu arada, nice muhteşem ve nazlı hedefler hedef olmaktan çıkmamış mıdır ? İstiklâl Harbimizde bile böyle olmamış mıdır? Vatanın, ezelî düşmanlarımız tarafından 8 cepheden kuşatılmışlığı yetmezmiş gibi bir kaç bölgesine sıkıştığımız Anadolu’nun bu bölgelerinde bile bir çok grup ve çeteler, küçük çıkarlara ve ihtiraslara tutsak olmuş hain ruhlar ve ruhlular , nice ayaklanmalar ve yağmalar yapmamış mıdır? Kuvva-i Milliye, evvel emirde bunları temizledikten sonra dışa doğru gerçek temizliğe başlamamış mıdır ?

Dış politika bir satranç oyunudur. Şöyle ki :

Gün olur, dünkü can düşmanınız ile barışmak ve gerginliği yok etmek kaçınılmaz bir zorunluluk halini alır. Bu, tarih boyunca hep böyle olmuştur. Meselâ, İstiklal Harbimizin akabinde Yunan ve diğer ezelî düşmanlarımızla dost- müttefik ve hattâ ; “ Medeniyet dediğiniz tek dişi kalmış canavar” diye tarif ettiklerimizi MEDENİYET İDOLÜMÜZ olarak almadık mı ?

Şimdilerde kendilerine EZBERLETİLMİŞ NAKARAT ve ŞABLON CÜMLELER ile konuşup yazan, fikir ve yorum yaptığını sanan bahtsızlar, tutmuşlar : “ Barzani’yi Siz Büyütmeniz mi ? Diyarbakır’da ‘Mikri mikri ‘ söyletmediniz mi ?...vs..” diyerek sözünü ettiğimiz ve dillerine tutuşturulan şablonlar ile ahkâm kesiyorlar. Halbu ki, işin gerçeği şu :

Irak'ın başına, aynı anda çok ilginç bir şekilde hem İran'ın ve hem de Haçlı-Siyonist ittifakının yalaması ve daha beteri de mezhepçi birisi getirilmiş. BİR SATRANÇ OYUNU OLAN DIŞ POLİTİKAda bu tezgâhın etkisini zayıflamanın başka bir hamlesi yokkk.!. Ülkemin etrafı zaten ateş çemberi iken Yurttaşlarımı-zın ve hattâ kendimizin akrabaları olan bu Özerk Devleti de mi kendimize kanlı bıçaklı yapmalıydık ? Kendi iç işine bile tam hakim olamadığı için PKK’nın üs olarak kullandığı dağları ve etrafını, 33 yıldır sürekli bombalıyorken tam bu esnada yeni bir cephe mi açmalıydık ? Ayrıca, bu bölgeye yapılan ihracatımızın boyutu, bir çok büyük devletten daha yüksek. Aynı zamanda, yarım asra yakın zamandan beri büyük yatırım ve gayretler ile petrol pompalama üssü haline getirdiğimiz bu bölgeyi feda mı etmeliydik ?

Ve kısacası ; Dış Politikada da , “ HER ŞEY EN UYGUN ZAMANDA ve EN UYGUN KONJOKTRÜNDE..”
Tüm bu söylediklerimi yok farzediniz, bir de şu cepheden bakınız :
29 Eylül 1911 ile 09 EYLÜL 1922 tarihleri arasında 8 cephede 2,7 milyon evladımızı kıran ve kırdıran, bize olan ezeli ve ebedi düşmanlıkları yetmezmiş gibi, hem MEDENİYET İDOLÜMÜZ ve hem de DOST ve MÜTTEFİK edindirilen Siyonist-Haçlı İttifakı mıydı yoksa bu Barzani miydi? Demek ki, devletler sürekli düşman da kalamıyor, dost da kalamıyormuş...

Ves selâm..!..

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.