Tuğçe Kazaz Vakası

 
Düzenli takip etmeye başladığım günden bugüne Türkiye'de ki köşe yazarlarının sanat camiasından kişiler hakkında yazdıkları yazıları gereksiz bulmuşumdur. Lakin şu an onlara haksızlık ettiğimi düşünmeden edemiyorum. Öyle ki insan bazen kim ve ya ne hakkında olursa olsun doğru olduğuna inandığı fikirleri varsa bunları diğer insanlarla da paylaşmak istiyor. Gelelim "Tuğçe Kazaz Vakası" na. 
Bilmeyenler için kısa bir biyografiyle konuya giriş yapmak istiyorum. Tuğçe Kazaz 1982 doğumlu Yeditepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü okumuş bir hanımefendidir. 2001 yılında Miss Turkey Yarışmasında birinci olarak mankenlik hayatına başlamıştır. 2001'den bu zamana geçen süre boyunca yaptığı işlerin yanı sıra özel hayatı ve aynı zamanda manevi hayatıyla sık sık gündeme gelmektedir. Şüphesiz gündeme gelmesinin sebeplerinden en büyüğü de 2005 yılında evlenerek eşinin dini olan Hristiyanlığı seçmesi ve 2008 yılında eşinden boşandıktan sonra da dini arayışlarına devam etmesidir.
Kısa biyografimizden sonra gelelim Tuğçe Kazaz hanımefendi hakkındaki naçizane fikirlerime. Öncelikle belirtmek isterim ki kendisi sebebini anlayamadığım bir şekilde her zaman içten olduğuna inandığım birisidir. Nitekim din değiştirdiğini televizyonlarda öğrendiğim zamanda kendisine hidayet etmesi için Rabb'ime dua etmişliğim çoktur. Kendi adıma din değiştiren insanların dini bir arayış içerisinde olduklarını ve aslında böyle insanların doğruları daha kolay bulabileceklerini düşünmüşümdür. O dönem Tuğçe Kazaz içinde aynı şeyi düşünmüştüm. Hatta kendi kendime "Bu kız din değiştirdikten sonra araştırıp soruşturup tekrar İslam'a dönerse tesettüre bile girer valla." demiştim. Nitekim Tuğçe Kazaz yaşadığı araştırma sürecinden sonra elhamdulillah ki tekrar İslam'a döndü. Ve tam tahmin ettiğim gibi bu sefer İslam'ı yaşamaya daha çok özen göstererek döndü. Döndü lakin bu sefer de din hakkında çok konuşur oldu (!) Öyle ya kendisi kaç sefer din değiştiren bir insandı, din hakkında konuşmaya ne hakkı vardı ve işine baksındı(!) 
İşte Tuğçe Kazaz hanımefendinin yazıma konu olma süreci, böyle düşünen insanlar ortalıkta ahlaki değerleri hiçe sayarak konuşmaya başladıkları zaman başladı. Aslında bu insanlarla ilk defa karşılaşmadık. Akıllı telefonları veya laptoplarının klavyelerini kullanarak hayatı veya fikirleri hakkında görünenin ötesinde en ufak bir düşünceye sahip olmadan insanları yargılayan insanlara alışığız. Şu an sırf İslam'ı yaşamaya çalıştığını ilan ettiği için, Tanrı değil de Rab dediği için ve ya Ak Partiyi savunan fikirleri olduğu için, bir internet bağlantısı ve bir akıllı telefona sahip olan her birey Tuğçe Kazaz hakkında ahlaki değerleri hiçe sayan boyutlara varabilen yorumlarda bulunabilmeyi insani bir hak olarak görebiliyor. Öyle ki bazen Tuğçe Kazaz'ın Twitter hesabında yapılan ahlaksızca yorumları görünce ciddi manada kendisinin sınavının çok büyük olduğunu düşünmeden edemiyorum. Bazı yorumları okuduğumdaysa insanların Peygamber Efendimiz'in "Kalbini yarıp baktın mı?" Sözünü unutarak nasıl bu denli pervasızca bir insanın hakkına girebildiklerine şaşırıp kalıyorum. Öyle ki Tuğçe Kazaz hanımefendinin yaşadığı süreç herkesin olduğu gibi yalnızca kendisi ve Rabbimiz arasında kalması gereken bir süreçtir, buna kimsenin karışması doğru değildir. Hele ki pis salyalarını etrafa akıtarak kendilerine kanını emmek için av arayan kötü niyetli insanların bu konuda yorum yapması asla kabul edilemez. Din kimsenin tekelinde değildir. Ayşe Arman'ın yaşadığı Umre ziyaretinden sonra yazdığı yazıda bir kısım vardı ki yazının en çok o kısmında duygulanmıştım;   
 "...Ben orada kaybolmayı sevdim.Kimliklerden, sıfatlardan, süslerden, püslerden sıyrılmayı, arınmayı sevdim.En çok da şunu fark ettiğime sevindim: Orası hepimizinmiş. Kimsenin tekelinde değilmiş. Ne Arapların, ne Suudilerin, ne sofuların, ne koyu dindarların ne de dininin bütün vecibelerini yerine getirenlerin…

Benim gibi getirmeyenlerin de yeriymiş.

Giderken biraz mahcuptum, sanki orada yerim yokmuş gibi hissediyordum, dua ederken ellerimi çekingen bir şekilde kaldırıyordum, Allahü Ekber derken sesimi yükseltmekten utanıyordum…

Sanki bir parmak uzanacakmış, “Senin burada ne işin var!” diyecekmiş gibi…

Gittim, gördüm.Ve artık biliyorum.Öyle bir şey yok.Orası herkesin, hepimizin.Kalbinizden geçiriyorsanız, gidin arkadaşlar!Teslim olmaya gidin.Allah’la buluşmaya gidin." 

Evet Ayşe Arman'ında samimi bir şekilde ifade ettiği gibi biz kendini en iyi,en Müslüman,en zengin,en akıllı, en kurnaz, en en en.. zanneden insanlar, aslında Yüce Yaratıcı olan Rabbimizin önünde bütün enlerimizden arınacağız ve o gün geldiğinde Rabbimiz "en kul olan"ımızı Cennetin Kapısı'ndan içeri alacak. Bizler bunu unutarak pervasızca yaşamaya devam ediyoruz. Rabbim hepimize hidayet versin.

Devam edecek olursak, Tuğçe Kazaz'ın bu denli eleştiri odağı olmasının sebeplerinden birisi de sanırım siyasi görüşlerini açık yüreklilikle beyan etmesi. Mankenden şarkıcı, oyuncu, senarist, yönetmen ve bilimum meslek grubu "olabilirken", Uluslarası İlişkiler gibi siyaset hakkında "en baba" derslerin öğrenildiği bölümden mezun olan bir eski mankenimizin, siyasetçi olmasını bir yana bırakın siyaset hakkında aklı,vicdanı hür her vatandaşımız gibi kendi düşüncelerini beyan etmesi "olmuyor". Bir yandan siyaset üzerine üniversite eğitimi almış bir birey mesleğinden dolayı kameraların önünde yaşamaya zorlandığı dini arayış sürecinden ötürü kötü niyetli ve karşıt görüşteki şahıslar ve medya organları tarafından adeta toplumdan"afaroz" edilmeye çalışılıyor diğer yandan Başbakana hakaret etme hakkını kendinde kuşkusuz bulabilen Gezi Parkı'ndaki sözde sanatçı eylemciler halk kahramanıymışcasına halka servis ediliyor. Bu işte bir terslik yok mu? Cevabı size bırakıyorum.

Yazımın sonlarına yaklaşırken belirtmek isterim ki bu yazı Tuğçe Hanım'ın savunmaya ihtiyacı olduğuna inandığım için değil yalnızca Halis niyetli olduğuna inandığım bir insanın haksızlığa uğramasına daha fazla sessiz kalmaya gönlüm el vermediği için yazılmış bir yazıdır. Yazıyı gereksiz bulanlar olacağı gibi hak verenlerde olacaktır her iki düşünceye de saygım sonsuzdur, yazının sonuna kadar geldikten sonra gereksiz olduğunu düşünen okuyucular haklarını şimdiden helal etsinler. Yazımı bitirirken Resulullah S.a.v'in hayat düstürü edindiğim bir Hadis-i Şerif'ini sizlerle paylaşmak istiyorum. "Her kim bir müslüman kardeşinin ayıp ve kusurlarını, kimsenin görmediği ve görmesini istemediği şeylerini örterse, Allah'u Teâlâ da kıyamet gününde onun ayıplarını örter. Her kim müslüman kardeşinin meydana çıkmasını istemediği birşeyini ortaya çıkarır ve dile verirse; Allah da onun ayıplarını, kimsenin bilmesini istemediği hallerini meydana çıkarır. Bu suretle kendi evi içinde de olsa onu rezil eder. Müslüman kardeşinin ayıplarını örten, bir ölüyü diriltmiş gibidir. " (Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58; Tirmizî, Birr ve Sıla, 85)

Saygı ve dualarımla... 


YORUM EKLE